CENNET KILIÇLARIN (SİLAHLARIN) GÖLGESİNDEDİR.(HADİS-İ ŞERİF) - Blogcu



CENNET KILIÇLARIN (SİLAHLARIN) GÖLGESİNDEDİR.(HADİS-İ ŞERİF)

• 25/6/2007 - SAHABELER

Kategori: SAHABELER

HULEFAi  RASiDiN
Hz.EBU BEKiR
Hz.ÖMER
Hz.OSMAN (r.a)

Hz.ALi

ASEREi MÜBESSiRE
Hz.EBU BEKiR
Hz.ÖMER
Hz.OSMAN (r.a)
Hz.ALi
SA'D B. EBi VAKKAS
SAiD B. ZEYD
TALHA BiN UBEYDULLAH
ZÜBEYR BiN AVVAM
EBU UBEYDE B. el-CERRÂH
ABDURRAHMAN B.AVF

SAHABELER
ABBÂS iBN ABDULMUTTALiB
ABDULLAH B.ÖMER B.EL HATTÂB
ABDULLAH iBN MES'UD
ABDULLAH iBN REVÂHA
ABDULLAH B.AMR B.EL-ÂS
ABDULLAH iBN ABBÂS
ABDULLAH iBN ZÜBEYR
AMMÂR B.YÂSiR
AMR iBN EL-ÂS
BERÂ'iBN ÂZiB
BiLÂL-i HABESi
CÂBIR IBN ABDULLAH
CA'FER B.EBi TALiB
EBÂN B.SAiD B.el-AS
EBU DÜCÂNE
EBÛ ZERR el GIFÂRi
EBU'D DERDÂ
EBÛ EYYUB EL ENSÂRi
EBÛ HUREYRE
EBÛ MUSA EL ES'ARI
EBU SAiD EL HUDRi
ENES B.MÂLIK
ERKAM B.EBi'L ERKAM
ES'AD B.ZURÂRE
FADL iBN ABBAS
HABBÂB iBN ERET
HÂLiD B.VELiD
HAMZA  iBN ABDULMUTTALiB (r.a)
HASSAN B.SÂBiT
MUAZ B.CEBEL
MUS'AB iBN UMEYR (r.a)
SELMAN el-FARiSi
ÜBEY B.KA'B
ÜSAME B.ZEYD
ZEYD B.HÂRiSE
ZEYD B.SÂBiT
Kaynak : Samil Islam Ansiklopedisi

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 25/6/2007 - FAİZ (RİBA)

Kategori: gunahlar

Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübadeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir Islâm hukuku terimi. "Ribâ" kelimesi arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde "mutlak çoğalma" anlamı vardır.

Cins ve miktarı bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde bir taraf için kabul edilen malın fazlasına riba veya faiz denir (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277). Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vadeli yüzyirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın ana para (re'sül-mal), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 952, 953).

Riba sözcüğü yerine Türkçede daha çok "faiz" terimi kullanılır. Faiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ ile faizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: "Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalanmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca "re'sül-mâl", ziyadesine ise "ribâ" adı verilirdi. Bugünkü faiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrının bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman faiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. Işte cahilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (nakit paraların) faizi veya nemâsı tabir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçlar da (düyün) tatbiki dahi böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna faiz veya nemâ tabirinin kullanılması "Alım-satım ancak ribâ gibidir" (el-Bakara, 2/275) âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticarete benzetilerek yanlış bir kullanmadır (Elmalılı, a.g.e., II, 952, 953).

Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribanın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir.

Islâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Faizcilik, Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.

Ebû Hureyre'den, Hz. Peygamber'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil (a.s)'e bunların kimler olduğunu sorduğumda; Bunlar faiz yiyenlerdir" cevabını verdi" (Ibn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 353, 363). Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke'de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke'de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir (er-Rum, 30/39). Medine'de inen bir âyette ise, Tevrat'ta yahudilere faizin yasaklandığı, ancak bu yasağla uymadıkları için kendilerine helal kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir (en-Nisa, 4/160,161). Şu âyetle ise kısmî yasaklama getirilmiştir:

"Ey iman edenler, ribayı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin" (Âlu Imran, 3/130). Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.

Kur'ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır:" Âllah alış-verişi helal ve faizi ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275); "Kim de haram olan bu ribayı helal diye yemeye dönerse, içte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır" (el-Bakara, 2/275); Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve (câhiliyette işledığınız) faiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü'minler iseniz. Yok eğer bu faizi terketmezseniz; bilin ki, Allah'a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece ne zulmetmiş ve ne de zulme uğramış olmazsınız" (el-Bakara, 2/278, 279).

Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Taif'te oturan Beni Sakîf kabilesinin faiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamberle yaptığı Taif anlaşmasında faiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke'deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf'ten Amr b: Umeyr oğullarına olan faiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber'e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed, vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme razı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Taifliler faiz istemekten vazgeçtiler (et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972). Mekke ve Taif'in fethi 8. Veda haccı ise 10. hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Veda haccı sırasında Mekke'de faiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: Dikkat ediniz! câhiliyye devrinden kalma faizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım faizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib'in faizidir" (Müslim, Hac, 147; Ebû Davud, Büyü', 5).

İslam'ın yasakladığı ribâ iki kısma ayrılır. Nesîe ve fazlalık ribası.

A. Nesîe ribası (ribe'n-nesîe). Cahiliye devrinde bilinen ve uygulanan ribâ çeşidi budur. Bu, satım akdinden veya ödünç (karı) vermekten doğan bir borç için vade durumuna göre eklenen faizdir. Borç vadesinde ödenmeyince yeni anlaşmalarla faiz ilave edilir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu çeşit ribaya işaret edilerek, yasak hükmü getirilmiştir:" Ey iman edenler gerçek mü'minler iseniz Allah'tan korkun, faizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın" (el-Bakara, 2/278, 279).

B. Fazlalık ribâsı (ribel-fadl). Bu, hadîs-i şeriflerde yer alan ribâ çeşidi olup, mislî tür malı, misliyle, iki ivazdan (bedelden) birisini diğerimiz üzerine ziyadeyle satmaktır. Meselâ bir ölçek buğdayı, iki ölçek buğdayla peşin veya vadeli olarak trampa etmek gibi...

Ubâde b. es-Sâmit'ten Hz. Peygamber'in şöyle dediği nakledilmiştir: "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak trampa edilirler. Ama bunların cinsleri ayrı olursa peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız" (Müslim, Müsâkat, 81; Ebû Davud, Büyü',18; Ahmed b. Hanbel, V, 314, 320). Bu hadisin Tirmizî'deki rivâyetinde şu ilave vardır: "Her kim bu şekil mübâdelede fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur" (Tirmizî, Büyü', 23).

Islâm hukukçularının çoğunluğu bu hadiste sayılan altı maddeyi "örnek kabılinden" sayarken, yalnız Zâhirîler, yasak hükmünün sadece bu altı maddeye ait olduğunu söylemişlerdir. Buna bağlı olarak ribanın illeti de tartışılmıştır.

Hanefilere göre, faizin illeti mislî mallarda cins ve miktar birliğidir. Ölçü ile alınıp satılan şeylerde cins ve ölçü birliği, tartı ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve tartı birliği ortak niteliktir. Bu duruma göre faizin hükmü, yalnız hadiste zikredilen altı maddeye değil, ortak özelliğe sahip olan tüm maddelere uygulanır. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Faiz ancak altında veya gümüşte yahut ölçülen veya tartılan ya da yenilen veya içilen Şeylerde cereyan eder" (Imam Mâlik, el-Muvatta', Büyü', 44; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, V, 36-37). Nesîe (veresiye satış) ribasının illeti ise vadedir. Mislî olan şeylerin aynı cinsle veya değişik cinsteki şeylerle vadeli mübâdelesinde bu çeşit riba gerçekleşir. Ancak vadenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen ve nakit para karşılığı veresiye satışlarla selem akdi, toplumun bu muamelelere ihtiyacı nedeniyle özel nass (âyet hadis)larla meşrû kılınmıştır.

Şâfiî hukukçulara göre, altın ve gümüşte ribâ illeti para olma (semenlik) özelliği, hadiste sayılan diğer dört maddede ise illet "yiyecek maddesi" olmalarıdır.

Asr-ı saadette ribâ uygulaması örnekleri:

Altının altınla değisimi eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Hz. Peygamber devrinde dinar adı verilen altın para, yaklaşık 4 gram ağırlığında altından ibarettir. Böyle bir para ile altın zinet eşyası alınmak istense, gerçekte altın altınla mübadele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara 40 gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık faiz olur. Bunun aksine 10 dinara, 60 gram ağırlığındaki bileziği satın almak da aynı sonucu doğurur.

Hayber'in fethinden sonra Allah Rasûlüne ganimet olarak getirilen boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığı Fudâle b. Ubeyd 12 dinara satın almıştı. Altınlarını ayırınca yalnız bunların 12 dinardan fazla olduğunu gördü. Durumu Allah Rasûlüne anlatılınca;" Âltınlar ayrılmadan satın alınmaz" buyurdu (Müslim, Müsâkât, 17).

Gümüşün para birimi dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 3,2 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan ziynet eşyası ve benzerlerinin gümüş para karşılığında satımı hâlinde de, altın konusunda arzedilen sakıncalar ortaya çıkar, Muâviye devrinde savaş ganimeti olan gümüş bir kap, bu kabın ağırlığından farklı miktarda dirhem (gümüş para) karşılığında satılmak istenince, bir sahabi, Ubâde b. Sâmit'in naklettiği altı ribevî madde hadisini hatırlatmış ve satışın ancak eşit ağırlıktaki gümüşler arasında olabileceğini belirtmiştir (Müslim, Müsâkat, 80; bkz. Ibn Mâce, Mukaddime,II).

Altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının istenmesi, paranın maden değerinin (gerçek değeri) üstünde veya altında nominal (izafi) bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyaları arasında bir fiyat farkının oluşmasını, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına İslam'ın faiz yasağının engel teşkil ettiği söylenebilir.

Altın ve gümüş, biri diğeriyle, peşin olmak şartıyla, farklı ağırlıklarda mübâdele edilebilir. Hz. Ömer, altı ribevî madde hadisini naklettikten sonra şunu ilâve etmiştir: "Bu maddelerin birbirleriyle mübadelesinde, alıcı senden eve girip çıkıncaya kadar mühlet istese bile verme. Çünkü sizin için ramâ'dan, yani ribâdan korkuyorum" (Mâlik, Muvatta', Büyü', 33).

Hurmanın hurma ile mübâdelesinde şu örnek dikkat çekicidir. Bilâl (r.a) Hz. Peygamber'e ikram etmek üzere iyi cins hurma getirdi. Allah'ın elçisi bu hurmayı nereden aldığını sorunca, Bilâl şöyle dedi: "Bizde âdi bir hurma vardı. Nebî (s.a.s)'e yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine sattım". Bunun üzerine Allah'ın elçisi şöyle buyurdu: Eyvah, eyvah! Ribânın ta kendisi, ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al" (Buhâri, Vekâle,11). Buna göre, aynı cins misli mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübâdele edilmeli, eğer kalite farkı gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna razı değillerse, mübâdele edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değisim yoluna gidilmelidir.

Böylece faiz yasağının amacının, tarafların aldanmasını önlemek ve haksız kazanca engel olmak noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.

Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak Imam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücünde ki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı itibariyle ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu görüşüyle madenî paralarda enflasyon farkını faiz olarak kabul etmemektedir. Ancak onun bu görüşü, kendi devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına almamaktadır. Ibn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, IV, 24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu'r-Ruküd alâ Mesâili'n-Nuküd, Mecmuatu'r-Resâil, II, 52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510).

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot çıkarılmıştı. Bunlar onaltıncıve onyedinci yüzyıllarda bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı niteliğindedir. Onyedinci yüzyılda Ingiltere ve Isveçte resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkılatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da saklamaya başladılar. Işte sarrafların emanet bırakanlara verdiği "Goldsmith's notes" denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir (Feridun Ergin, Iktisat, 560, 570).

Osmanlılarda, Ibraz edildiklerinde altın karşılığının ödeneceği taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında giderek satın alma gücü farkı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Borçların banknotla ödenmesinde bu enflasyon farkının ilâve edilmesi faiz sayılmamıştır. Meselâ, 1879 M. tarihli bir kararnamede, borçlar kâime ile ödenirken, 450 kuruşluk kâime yerine bir yüzlük altın (1 altın lira) veya borçları ödeme gününde, bir altın kaç kâime ederse o kadar kâime ödenmesi emrolunmuştur. Günümüzde kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan mübâdele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muâmelelerde kullanmasıyla tedâvülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur. Bu yüzden altın, gümüş veya diğer madenî paralara uygulanan faiz hükümleri kâğıt paraları da kapsamına alır. Ancak kâğıt paralar piyasada, itibarî (nominal) değerle dolaştıkları için, aynı nitelikteki madenî (fels ve mağşûş para) paraların benzeridir. Aralarındaki fark şudur: Ebû Yusuf'a göre, tedâvülden kalkması veya satın alma gücünde değişiklik olması halinde felsin kıymeti, satım akdinde akit tarihi, karzda teslim tarihindeki altın veya gümüş paranın kıymeti üzerinden hesaplanmıştır. Bu, bir enflasyon farkından çok, aynı anda tedavülde bulunan iki para arasında "kur ayarlaması" olarak düşünülebilir.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 24/6/2007 - Kuran'da ismi Gecen Peygamberlerin Hayati

Kategori: peygamberler

Peygamber ve Peyg
Kuran'da ismi Gecen Peygamberlerin Hayati

 
Haber getiren kisi. Allahu Teâlâ'nin kullarina emir ve yasaklarini bildirmek ve onlara hakki, dogruyu ve yanlisi açiklamak üzere seçip görevlendirdigi ilahî elçi. Kur'an-i Kerim' de; "nebi" veya "enbiya", bazan da "resul" veya "rusul" diye geçer.

"Nebi", arapça bir kelime olup, "nebe' " kökünden türetilmistir. Muhbir, yani "haber verici" anlamina gelir. Ancak nebe', herhangi bir haber degil; bize bildirilen fevkâlade degerde, çok önemli bir haber, bir teblig demektir. Nebe', yalniz, dogrulugunda hiç süphe olmayan bir haber için kullanilabilir (Ragib el-Isfahanî el-Müfredât, Nebi maddesi). Nebi'nin manasi, Allah'in, seçtigi kullarina ilâhî haberinin, vahiy yoluyla ulasmasi ve vahyine muhatab olmasidir. Kelime, Allah ile peygamberi arasindaki alâkayi, yani vahyi ve haber vermeyi açikliyor (Saît Ramazan el-Butî, Kübrâ el- Yakîniyyât el-Kevniyye, s. 172).

Bazi dilciler, "nebi" kelimesinin "yükseltilmis" manasinda olan "nübüvvet" kelimesinden geldigini ileri sürerler.

Diger bir kisim dilciler ise, "nebi" kelimesine, Allah (c.c) ile akil sahibi kullari arasinda bir elçi veya, "Biz insanlara, Allah Teâlâ'nin vahy-i ilâhisini bildiren kimse" manasi verirler. Nebi'nin çogulu "enbiya"dir. Peygamberlere, ilâhî emir ve yasaklari, hüküm ve haberleri insanlara bildirdikleri için "enbiya" denmistir (Ibn Manzur, Lisanul-Arab, Nebi mad.; et-Taftâzânî, Serhu'l-Makâsid, II, 128).

Kur'an-i Kerim'de "nebi" yerine "resul" de geçmektedir. Arapçada "irsal" kelimesinden alinan "rasul", gönderilen kimse, haberci, elçi anlamina gelmektedir. Allah (c.c) tarafindan, insanlari irsad edip onlari dogru yola yöneltmek için gönderilmis olduklarindan, peygamberlere, "rüsûl-i kirâm, mürselîn" denmistir (el-Müfredat, Resul mad., Lisanul-Arap, Resul maddesi).

Bu esasa göre; nebi ve resul kelimeleri, ayni manaya gelen, arapçada iki (müterâdif) es anlamli isimdir. Peygamberlere, Allah'dan önemli haber (vahy) aldiklari için "nebi"; aldiklari haberleri gönderildikleri insanlara bildirdikleri için de "resul" denir. Onlarin en önemli görevi, kendilerine indirilen ilâhî vahyi teblig etmektir. O halde risaletin manasi Allah Teâlâ'nin, seçtigi kullarindan birini ilâhî hüküm veya serîatini baskalarina teblig etmekle mükellef tutmasidir. Bu kelime, peygamber ile diger insanlar arasindaki alâkayi açiklamaktadir. O da, irsal (gönderilme) ve elçilik kavramidir.

Bu esasa göre, peygamberlerin iki görevi vardir. Bunlardan Allah (c.c) ile özel iliskisine "nübüvvet"; insanlarla olan "ilâhî görev" iliskisine de "risâlet" denmektedir. Nebî ve resul kelimeleri bu iki iliskiyi ifade etmektedir (bk. el-Butî, a.g.e., s. 173).

Çogunluk Kelam âlimlerine göre ise "resul" kelimesi, lugat manasi bakimindan "nebi" kelimesinden daha genis ve sümullüdür. Çünkü melekler de, ilâhi haberler tasidiklarindan, onlara da "Ilâhi haberciler" anlaminda "resul" denmektedir. Bu görüste olanlara göre, kendisine ilâhî kitab ve müstakil serîat verilen peygamberler "resul" diye anilirlar. Bu bakimdan, her resul ayni zamanda bir nebidir. Fakat her nebî, resul degildir. Bunlara göre; ikisi arasinda, -mantik diliyle"umum-husus-mutlak" iliskisi vardir. Çünkü nebî; tebligle mükellef olsun olmasin, Allah Teâlâ'dan vahiy yoluyla her hangi bir emir alan kimsedir. Eger o, belli bir seriati (hukuk sistemini) veya bir Kitabi teblig etmekle mükellef tutulursa, o peygambere ayni zamanda "resul" denir. Her iki grubun da Kitab ve Sünnet'ten delilleri vardir. Sonuç olarak, nebî ve resul söyle tarif edilebilir: "Allah Teâlâ'nin seçtigi ve onu Cibril (a.s.) vasitasiyla (uyanik iken) vahyettigi seyleri insanlarin hepsine veya belli bir topluluga Allah'in emriyle teblig eden bir insandir (Nebî ve resul kelimelerinin terim anlami, aralarindaki fark ve deliller için bk. et-Taflâzânî, Serhul-Makâsid, II/128, el-Cürcanî, Serhul-Mavâkif, III, 173-174; Ibnul-Hümam, Serhul-Müsâyere, 198; Kadi Iyâd, es-Sifâ, I/210; ed-Devvânî, Celâl-Serhul-Akâidi'l-Adudiyye, 3; Mustafa Sabri, Mevkiful-Akli vel-Ilmi vel Âlem, Kahire 1950, IV/40; el-Bûtî, a.g.e., 173).

Peygamberlere Iman ve Önemi

Kur'an-i Kerim'de zikredilen birçok ayetlere ve Peygamberimiz (s.a.s)'in bazi sahih hadislerine göre Allah Teâlâ'nin razi oldugu yegâne hak din olan Islâm'da iman esaslarindan biri de, Allah (c.c.) tarafindan insanlari irsad ederek onlara dogru yolu göstermek için gönderilen bütün peygamberlere iman etmektir. Bu ortak esas, Islâmda iman esaslari arasinda yer alan çok önemli bir rükündür. Çünkü "meleklere" iman edilmeden, "Ilâhî kitaplara" inanmak mümkün olmadigi gibi, bu kitablari insanlara teblig etmekle görevli ve sorumlu olan "Peygamberlere" iman edilmeden de, mukaddes kitablara iman etmek mümkün degildir.

Gerçek sudur ki; peygamberlik müessesesine inanilmadan din, yani ilâhî emir ve yasaklar söz konusu olmaz. Çünkü peygamberler, Allah Teâlâ'nin insanlari irsad için gönderdigi birer ilâhî elçi olarak kendilerine vahyolunan ilâhî hükümleri, emir ve yasaklari yalniz teblig etmekle kalmazlar; ayni zamanda bu hükümleri kendi nefislerinde aynen tatbik eder ve günlük hayatimizda fert ve toplum olarak nasil uygulayacagimizi gösterirler. Peygamberler, herkes tarafindan takip edilebilecek üstün vasifli, yüksek ahlâkli, kâmil ve örnek insanlardir. Onlar, her hususta çok güzel birer örnek olduklari için, insanlari kolayca etkiler, onlara Allah sevgisi ve O'na imani asilar ve peslerinden sürükleyerek hayatlarinda esasli degisiklikler yaparlar. Çünkü nefsi ve akli ile basbasa olan insanlarin islahi ve dogru yola yöneltilmeleri, ancak yine birer insan olan, günahlardan arinmis (masum) peygamberlerin önderliginde basarilabilir. Onun içindir ki, melekler insanlara degil, yalniz peygamberlere elçi olarak gönderilmislerdir: "(Onlara) de ki: Eger yeryüzünde yasayip huzur içinde dolasanlar melekler olsaydi, muhakkak Biz, onlara gökten melek bir peygamber indirirdik" (el-Isrâ, 17/95).

Kur'an-i Kerim'in bildirdigine göre, peygamberlik müessesesi ve ilâhî kitaplar Allah Teâlâ'nin insanlara lutfettigi manevî bir hediye (mevhibe-i ilâhiyye)dir. Âlemleri yaratan Allah (c.c) insanlar ve milletler arasinda bir fark gözetmeden, onlarin her birine maddî sayisiz nimetler ve çesitli riziklar verdigi gibi, ruhî bir gida, manevî bir nimet olarak peygamberlik nimetini de ayni ilâhî esasa göre insanlik âlemine ihsan etmistir. Bu yönden peygamberlik, lutfu ve rahmeti sonsuz olan Rabbulâlemin'in bütün dünya milletlerine dagittigi ilâhî bir hediyedir. Madem ki insanlar hidayet yolunu bulmak, hak ve adalet üzere kurulan ilâhî nizami ögrenerek hayatlarinda uygulayabilmek için Allah (c.c) tarafindan seçilerek gönderilen masum (günahsiz) peygamberlere ve onlara indirilen ilâhî vahye muhtaçtirlar; o halde bütün insanlarin Rabbi, Hâlik ve Râziki olan Allah Teâlâ, elbette ki kullari arasinda ayirim yapmadan, her millete kendi içinden seçtigi peygamberler gönderecektir. Nitekim bu husus Kur'an-i Kerimde su ayetlerle açik olarak beyan edilmistir: Hiç bir millet yoktur ki, kendi içinde (onlari Allah azabiyla) korkutan biri (bir peygamber) gelip geçmis olmasin" (el-Fâtir, 35/24), Her milletin bir peygamberi vardir" (Yunus,10/47. Ayrica bkz. en-Nahl 16/36; er-Rum, 30/47; ez-Zuhruf, 43/6; er-Ra'd 13/8; Ibrahim,14/4; el-Isrâ,17/15).

Bütün peygamberler bu yüce görevi eksiksiz olarak yapabilecek ve kendilerine vahyolunan ilâhî hükümleri insanlara teblig edebilecek kudret ve kabiliyette yaratilan mümtaz ve sadik kullar, Allah tarafindan seçilen ilâhî elçilerdir.

Kur'an-i Kerim, müslümanlara, yalniz Islâm Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s)'e degil, dünya milletlerine zaman zaman gönderilen bütün peygamberlere de inanmayi emretmektedir. el-Bakara süresinde; Deyiniz ki biz Allah'a, bizlere indirilen (Kitab)'a; Ibrahim'e, Ismail'e, Ishak'a, Yakub'a ve ogullarina indirilenlere; Rableri tarafindan Mûsa ve Isâ ya verilenlere iman ettik. Onlari biribirinden (peygamber olarak) ayirmayiz” (el-Bakara, 2/136) buyrulmaktadir. Ayette geçen "nebiyyûn" kelimesi ile, daha önce gönderilen diger peygamberlerin kastedildigi anlasilmaktadir.

Iste Islâm dini, bütün peygamberlere inanmayi, "iman esaslari"ndan ve Islamin temel prensiplerinden saymakla (bkz. el-Bakara, 2/177 ve 285, en-Nisâ, 4/ 136), hiç bir dinin erisemedigi derecede sumullü b insanlik dini olmak vasfini kazanmaktadir. Bütün dünya milletlerine hitap etmek suretiyle de, insanlari bütün beseriyeti içerisine alan bir kardeslige, sulh ve sukûna, saadet ve selâmete davet etmektedir. Bu bakimdan, her müslüman icmâlî olarak (kisaca); basta Hz. Muhammed (s.a.s) olmak üzere, daha önce gönderilen bütün peygamberlere; tafsili olarak da, Kur'an-i Kerim'de isimleri zikredilen peygamberlerin her birine ayri ayri iman etmeleri, ayrica, Allah (c.c) tarafindan önceki milletlere gönderilen ve adlari bildirilmeyen bütün peygamberlere toplu olarak iman etmeleri gerekir (el-Bûtî, a.g.e.,186-191; Ali Arslan Aydin, en-Nübüvve Fil-Kur'an ve Inde Felasifetil-Islâm, Kahire 1958, s. 5-9 ve Islâmda Iman ve Esaslari 6. Baski, Istanbul 1990, s. 184-187).

Kur'an-i Kerim'de bildirildigine göre, bütün insanlik âlemine ve bütün milletlere hitab etmek üzere gönderilen peygamber, yalniz Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Hz. Muhammed (s.a.s) ilk peygamber Hz. Adem'den itibaren zaman zaman çesitli milletlere gönderilen peygamberlerin en büyügü ve sonuncusudur. O, peygamberler zincirinin son altin halkasidir, Hâtemül-Enbiyâ'dir. O'ndan sonra artik peygamber gönderilmeyecektir. Bu, Islâmin ve en son Mukaddes Kitab Kur'an'in bildirdigi bir gerçektir:

Biz seni, ancak bütün insanlara müjdeci ve (Allah ozabi ile) korkutucu olarak gönderdik" (es-Sebe; 34/28);

"De ki, (Ya Muhammed): Ey insanlar! Ben göklerin ve yerin mülkü olan Allah'in, size, hepinize gönderdigi peygamberiyim" (el-A'raf, 7/158). Hz. Muhammed (s.a.s)'den baska hiç bir peygamberin bütün dünya milletlerinin hepsine birden gönderildigine dair ne Kur'an'da, ne de baska bir kutsal kitabda açik bir ayet bulunmamaktadir.

Peygamberlerin Adedi ve Isimleri Kur'an-i Kerim'de her millete mutlaka kendi içinden seçilen bir peygamber gönderildigi açikça beyan edilmis ise de, (el-Fâtir, 35/24; Yunus,10/47; el-Isrâ, 17/15) peygamberlerin adedi ve her birinin ismi bildirilmemistir. Nitekim en-Nisa süresinde (4/ 164)

"Peygamberlerin bir kismini bundan önce sana haber verdik, bir kismini ise haber vermedik" buyurulmustur. Gerçi peygamberimizin bir sahih hadisinde yüz yirmi dört bin gibi bir sayidan bahsedilmis ise de; bu adet kesin degildir. Kur'an'da yalniz 25 peygamberin isimleri zikredilmistir. Bunlar, Âdem, Idris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, Ibrahim, Ismail, ishak, Yakub, Yusuf, Suayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yünus, Ilyas, Ilyesa, Zekeriyya, Yahya, Isâ ve Muhammed (s.a.s) hazretleridir.

Ehl-i Sünnete göre; peygamberlerin sayilarini tahdid etmemek daha dogrudur. Çünkü sayinin tespit edilmesi halinde, eger rakam büyük olursa, gerçekte enbiyadan olmayanlarin peygamber sayilanlar içine katilmasi; eger küçük olursa, enbiyadan olanlarin peygamberlerden sayilmamasi gibi bir durumla karsi karsiya kahnabilir (bkz. et-Taftazânî, Serhul-Akâidi'n-Nesefiyye ve Havasîhi, s. 460-465; Aliyyul-Korî, Serhul-Fikhil-Ekber, s. 102-104: Abdurrahman el-Cezirî Tavdihu'l-Akaid Fi Ilmi't-Tevhid s. 136-138).

Peygamberlerin Sifatlari

Bütün peygamberler Allah Teâlâ tarafindan seçilip ilâhî elçiler olarak insanlara gönderildiklerine göre, hepsi birbiriyle kardes gibidirler. Onlar bir âiledendir ve bir tek cemaattir: Bütün peygamberler dogru sözlü, sâdik, emîn, akilli, saglam karakterli, uyanik kalpli, yüksek ahlakli, dünyada ve âhirette itibarli ve Allah'a en yakin olan sevgili kullar, ilahi elçilerdir.

Onlarin diger insanlardan ayn, kendilerine ait ortak bazi sifât ve özellikleri vardir. Bu sifatlar sayesinde yüce yaratici ile kullari arasinda elçilik yapma liyakatini kazanmis olurlar. Allahu Teâlâ söyle buyurur: "Allah, peygamberligini kime ve nereye verecegini daha iyi bilir" (el-En'âm, 6/l?4). Bütün peygamberlerde ortak olan sifatlari su bes maddede toplamak mümkündür: Emânet, sadakat fetânet, ismet, teblig.

1. Emânet Sözlükte, güvenmek, emin olmak, korkmamak ve güvenilir olmak anlaminda bir mastardir.

Emânet, peygamberlerin kudsî görevlerini yerine getirmek hususunda ve her konuda emin ve güvenilir olmalaridir. Bütün peygamberler son derece emin, güvenilen dürüst ve seçkin sahsiyetlerdir. Onlardan asla her hangi bir hiyânet meydana gelmez. Çünkü, Allah Teâlâ, ilâhî vahyini, peygamberlik seref ve vazifesini hainlere degil, ancak her bakimdan emin olan sâdik kullarina verir. Peygamberlerini bu gibi emin, sâdik ve dürüst kullari arasindan seçer. Süphe yok ki Allah (c.c) peygamberlik derecesine kirnin daha lâyik oldugunu en iyi bilendir.

 

 

 

 

 

 

Peygamberlere iman

  Imam-i Matûridi (rha): "Biz Allahû Teâla (cc)'yi inkâr eden bir kimse ile; Allahû Teâla (cc)'nin varligini ispat etme hususunda münazara ederiz. Zira Allahû Teâla (cc)'nin; peygamberlerini göndermesi hususunda münazarada bulunmanin mümkün olmasi; ancak o kimsenin Allahû Teâla (cc)'ya iman etmesinden sonradir. Bununla beraber her iki hususun ayni anda münazara konusu yapilmasi, peygamberlerin mucizeleriyle mümkün olur."(87) hükmünü zikretmektedir.
160 Allahû Teâla (cc)'nin emir ve nehiylerinde, insanlar için büyük hikmetler vardir. Surasi muhakkaktir ki insan; en güzel bir biçim ve surette yaratilmis, yerde ve gökte olan bütün nimetler emrine verilmistir. Isin ilginç yönü; bütün bu nimetler daha önce kazandiklarinin karsiligi veya yaptiklari isin mükâfati degildir. Öyle ise; bütün bu nimetler, birer imtihan aracidir. Iste Peygamberler; Allahû Teâla (cc)'nin hükümlerini (Seriatini) insanlara teblig etmek için yani insanlar içerisinden seçip görevlendirdigi kimselerdir. Bunlara Peygamber, nebi ve resûl denir. Hz. Adem (as)'den itibaren bütün peygamberler insanlari; Allahû Teâla (cc)'ya iman ve ibadet etmeye davet etmislerdir. Kur'an-i Kerim'de "Andolsun ki biz her kavme "Allah'a ibadet edin, Tagut'a kulluk etmekten kaçinin" diye (tebligat yapmasi için) bir peygamber göndermisizdir"(88) buyurulmaktadir.
161 Mekke müsrikleri, Resûl-i Ekrem (sav)'in peygamberligini inkâr ederken "Allah peygamber olarak bir insan mi gönderdi" diyerek; insanin, insan olan bir peygambere itaatini kerih bulmuslardir. Bunun üzerine Kur'an-i Kerim'de: "De ki; eger yeryüzünde (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydi biz ancak onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik"(89) buyurulmustur. Esasen her kavme kendi dilini konusan bir peygamber gönderilmesi, Allahû Teâla (cc)'nin büyük bir lütfûdur. Bazi peygamberler sadece kendi kavimlerine, bazilari da bütün insanliga gönderilmistir.
162 Kur'an-i Kerim'de: "Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmistir ki, sizin sikintiya ugramaniz ona çok agir ve güç gelir. Üstünüze çok düskündür. Mü'minleri cidden esirgeyicidir, bagislayicidir o." buyurulmaktadir.(90) Bu Ayet-i Kerime'den de anlasilacagi üzere, insanlara peygamber gönderilmesinin sebeblerinden birisi de onlarin içinde bulunduklari sikintilari gidermek, kendilerini dünya ve ahirette kurtulacaklari yola irsad etmektir. Esasen bütün peygamberler; Allahû Teâla (cc)'nin emir ve nehiylerini teblig ederken, dünyevi hiçbir karsilik beklemediklerini açik açik beyan etmislerdir. Nureddin Es Sabûni: "Peygamber gönderilmesindeki hikmeti" izah ederken sunlari kaydediyor: "O halde hikmet onu gerektirmistir ki yüce Allah (cc) peygamber göndersin. Bu peygamber, O'nun (Allah'in) kullarina, ahirette kendileri için neler hazirladigini ve dünyaya neler yaratip tevdi ettigini haber versin; dirliklerini (huzur ve sükûnlarini) temin eden seyleri emretsin, mahvolmalarina sebeb olacak seyleri de yasaklasin.(91) "Ta ki, mahvolmak isteyen kimse bilerek mahvolsun, dirlik bulmak isteyen kimse de bilerek dirlik bulsun."(92)
163 Kur'an-i Kerim'de "(Biz) Peygamberler(i rahmet) müjdecileri ve azab habercileri olarak gönderdik. Ta ki peygamberlerden sonra insanlarin Allah'a karsi (bizi imana çagiran olmadi diye) bir bahaneleri (mazeretleri) olmasin. Allah mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir."(93) buyurulmaktadir. Hz. Adem (as)'den, Hatemü'l Enbiya Resûl-i Ekrem (sav)'e kadar bütün peygamberler insanlari tevhid'e davet etmisler, bunun için de hiç kimseden dünyevi bir ücret talep etmemislerdir. Sadrüddin Taftazani bu konu ile ilgili olarak sunlari kaydediyor: "Allahû Teâla (cc) dünya ve din isleriyle ilgili olarak ihtiyaç duyduklari hususlari açiklasinlar diye insanlara peygamberler göndermistir."(94)
164 Allahû Teâla (cc); insanlarin kalplerini mutmain kilmak ve süphelerini gidermek için, nübüvvetle görevlendirdigi kimseleri mucizelerle teyid buyurmustur. Mucize (A-C-Z) kökünden türetilmis bir kelime olup, "aciz birakmak" demektir. Istilâhi manasi: "Münkirlere meydan okudugu sirada nübüvvet iddia eden kimsenin elinde, adetûllaha aykiri (tabiat kanunlarina taban tabana zid) bir hadisenin vûku bulmasidir.(95) Nübüvvet davasindan çok önce veya çok sonra meydana gelmez. Zira ortada nübüvvet davasi sözkonusu olmadan; tasdikten bahsetmek mümkün degildir. Kur'an-i Kerim'de; mucizeler peygamberlerin dogrulugunu isbat eden deliller oldugu için "Ayet, beyyine ve bürhan" olarak anilmistir: "Semûd (kavmine) de kardesleri Salih'i (gönderdik). De ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan baska hiçbir ilahiniz yoktur. Size Rabbinizden apaçik mu'cize (beyyinetün) gelmistir. Iste size bir alamet (ayetten) olmak üzere Allah'in su disi devesi!.. Onu (kendi halinde) birakin. Allah'in arzinda otlasin. Ona bir fenalikla dokunmayin Sonra sizi acikli bir azab yakalar."(96)
"... Meryem'in oglu Isa'ya da beyyineler (gayet açik bürhanlar, mucizeler) verdik ve O'nu Ruuh'ül kuds ile destekledik..."(97)
"Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd, Semûd kavm(ler)inin, Ibrahim kavminin, Medyen sahiblerinin, mü'tefikelerin haberi de gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçik mucizeler (beyyinat) getirmistir. (Inanmadiklari için tamamen helak oldular.) Demek ki Allah onlara zulmediyor degildi. Fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardi."(98)
"Elini yakanin içine sok. Afetsiz bembeyaz olarak çikacaktir o. Korkudan (kanat gibi açilan) ellerini kendine (birbirine) kavustur (korkma). Iste bu iki mu'cize, Fir'avn'a ve cemaatine Rabbinden iki bürhandir."(99)
165 Nübüvvet iddiasinda bulunan kimselerin elinde; Allahû Teâla (cc)'nin lütfû ile gerçeklesen Mu'cize; bütün insanlari aciz birakacak nitelikte olmak zorundadir. Ta ki bütün insanlar; o kimsenin nübüvvetini tasdik hususunda hiçbir süpheye kapilmasinlar, veya tasdik etmezlerse ellerinde hiçbir hüccet kalmasin.
166 "Resûl" ve "Nebi" kelimeleri üzerinde kisaca duralim. "Risâlet" göndermek manasina olan "Irsal" den isimlidir. "Er Resûl" mübalaga sigasidir. Çok defa gönderilmis veya elçilik görevi uzadigindan, gidip-gelip görüsmesi defalarca vûku bulmus manasina gelir. Resûl; kendisini gönderenin devamli haberlerini bekleyen ve alan demektir.(100) "Nebi", haber manasina gelen "En-Nebe" kökünden türemistir. Haber veren manasina gelir. Islâmi istilâh'ta; "Allahû Teâla (cc)'nin kendisine vahyettigi ve teblige memur kildigi kimseye nebi denir" tarifi esas alinmistir.(101) Resûl ile nebi arasinda; Allahû Teâla (cc)'nin vahyine muhatab olma noktasinda bir fark yoktur. Ancak önemli fark suradadir: Resûl; Allahû Teâla (cc)'nin kendisine vahyederek teblige memur kildigi, kendisine kitab ve yeni bir seriat verdigi kimsedir.(102) "Nebi" ise Allahû Teâla (cc)'nin kendisine vahyettiginden insanlari haberdar eden, fakat kendisinden önceki bir Resûlün seriati ile amel eden ve insanlara bunu izah edendir. Muayyen mevzularda kendisine hususi haberler de vahyedilir.
167 Kur'an-i Kerim'de: "Öyle peygamberler (gönderdik ki) kissalarini hakikat önceden sana bildirdik. (Yine) Öyle peygamberler (gönderdik ki) sana onlarin kissalarini haber vermedik"(103) buyurulmaktadir. Dolayisiyla Kur'an-i Kerim'de ismi zikredilsin veya zikredilmesin bütün peygamberlere iman etmek farzdir. Ancak Kur'an-i Kerim'de ismi zikredilen peygamberlerden herhangi birisini inkâr (Vahyi inkar olacagi için) insani küfre sürükler. Zira Kur'an-i Kerim'in herhangi bir Ayet-i Kerimesi'ni inkâr etmek, tamamini inkâr etmek hükmündedir. Kur'an-i Kerim'de ismi zikredilen peygamberler sunlardir: Hz. Adem (as), Hz. Idris (as), Hz. Nuh (as), Hz. Hûd (as), Hz. Salih (as), Hz. Ibrahim (as), Hz. Lût (as), Hz. Ismail (as), Hz. Ishak (as), Hz. Yakûb (as), Hz. Yusuf (as), Hz. Eyyüb (as), Hz. Suayb (as), Hz. Musa (as), Hz. Harun (as), Hz. Davûd (as), Hz. Süleyman (as), Hz. Ilyas (as), Hz. Elyasa (as), Hz. Zülkifl (as), Hz. Yunus (as), Hz. Zekeriya (as), Hz. Yahya (as), Hz. Isa (as) ve Hatemü'l Enbiya Hz. Muhammed (sav)'dir. Bunlarin disinda Kur'an-i Kerim'de zikredilen Zülkarneyn, Üzeyr ve Lokman hususunda; "Nebi" mi, yoksa "Veli" mi oldugu noktasinda ihtilaf vardir. Bunlarin da tevhid mücadelesinde büyük görevler yüklendigi asikârdir. Mü'minler; Allahû Teâla (cc)'nin kitabinda zikrettigi bu kimselerin tamamina (Herhangi bir ayirim yapmadan) inanirlar. Zira Islâm dini, Hz. Adem (as)'le birlikte baslamistir

                                                          

                                                                                                                         www.islaminesriyat.com

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 20/6/2007 - BÜYÜK GÜNAHLAR

Kategori: gunahlar

Büyük günahlardan bazıları şunlardır:

1- Haksız yere adam öldürmek.

2- Zinâ etmek.

3- Livâta etmek.

4- Şarâb ve her türlü alkollü içkileri içmek.

5- Hırsızlık etmek.

6- Uyuşturucu kullanmak.

7- Başkasının malını cebren almak. Ya’nî zorla almak.

8- Yalancı şâhidlik yapmak

9- Ramazan orucunu, özürsüz, müslümanların önünde yimek.

10- Fâiz alıp-vermek.

11- Çok yemîn etmek.

12- Anne-babasına âsî olmak, karşı gelmek.

13- Yakın, sâlih akrabayı ziyâret etmemek.

14- Muharebede, harbi terk edip düşman karşısından kaçmak.

15- Haksız yere yetîmin malını yimek.

16- Terâzisini ve ölçeğini hak üzere kullanmamak.

17- Namazı vakti girmeden önce veyâ vakti çıktıktan sonra kılmak.

18- Mü’min kardeşinin gönlünü kırmak. Kâ’beyi yıkmakdan dahâ büyük günâhdır. Allahü teâlâyı en ziyâde inciten küfrden sonra, kalb kırmak gibi büyük günâh yokdur.

19- Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” söylemediği sözü söylemek ve Ona isnâd eylemek.

20- Rüşvet almak.

21- Malın zakâtını ve öşrünü vermemek.

22- Gücü yeten kimse, günâh işleyeni görünce, men etmemek.

23- Canlı hayvanı ateşde yakmak.

24- Kur’ân-ı azîm-ûş-şânı öğrendikden sonra, okumasını unutmak.

25- Allahü azîm-ûş-şânın rahmetinden ümîdini kesmek.

26- Müslümân olsun, kâfir olsun, insanlara hıyânet etmek. Hainlik yapmak.

27- Domuz eti yemek.

28- Resûlullahın Eshâbından herhangi birisini sevmemek ve söğmek.

29- Karnı doydukdan sonra yemeğe devâm etmek.

30- Kadın, vazifesini özürsüz yapmamak.

31- Kadınlar, kocasından izinsiz ziyârete gitmek.

32- Bir nâmûslu kadına, fâhişe demek.

33- Müslümanlar arasında söz taşımak.

34- Avret mahallini başkasına göstermek. Erkeğin göbekle dizi arası, kadının, saçı, kolu, bacağı avretdir. Başkasının avret yerine bakmak da harâmdır.

35- Besmelesiz kesilen hayvanı yimek ve başkasına yidirmek.

36- Emânete hıyânet etmek.

37- Müslümânı gıybet etmek.

38- Hased etmek.

39- Allahü azîm-ûş-şâna şirk koşmak.

40- Yalan söylemek.

41- Kibrlilik, kendini üstün görmek.

42- Ölüm hastasının vârisden mal kaçırması.

43- Bahîl, çok hasîs,cimri olmak.

44- Dünyâya muhabbet etmek.

45- Allahü teâlânın azâbından korkmamak.

46- Harâm olanı, harâm i’tikâd etmemek.

47- Halâl olanı, halâl i’tikâd etmemek.

48- Falcıların falına, gaybdan haber vermesine inanmak.

49- Dîninden dönmek, mürted olmak.

50- Özrsüz, yabancı kadınına, kızına bakmak.

51- Kadınların dar elbise giymesi.

52- Erkeklerin kadın elbisesi giymesi.

53- Kabe-i şerifte günâh işlemek.

54- Vakti gelmeden ezân okumak ve namaz kılmak.

55- Kanûnlara âsî olmak, karşı gelmek.

56- Hanımının anasına sövmek.

57- Ettiği iyiliği başa kakmak.

58- İpek giymek [erkekler için].

59- Câhillikde ısrar etmek. Ehl-i sünnet i’tikâdını, farzları, harâmları ve lüzûmlu olan her bilgiyi öğrenmemek.

60- Allahü teâlâdan ve islâmiyyetin bildirdiği ismlerden başka şey söyliyerek yemîn etmek.

61- Zaruri öğrenmesi gereken ilmden kaçınmak.

62- Câhilliğin musîbet olduğunu anlamamak.

63- Küçük günâhı tekrar işlemekde ısrar etmek.

64- Bir namaz vaktini kaçıracak zemân kadar cünüb gezmek.

65- Âdetli ve lohusa hâlinde hanımına yakın olmak.

66- Tegannî eylemek. Ahlâksız şarkıları söylemek, müzik, çalgı aletleri kullanmak.

67- İntihâr etmek, ya’nî kendini öldürmek.

Müt’a nikâhı, muvakkat nikâh harâmdır. Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları harâm olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da harâmdır.

Kaba avret yerleri dar elbise ile örtülmüş kadına, şehvetsiz de bakmak harâmdır. Yabancı kadının iç çamaşırlarına şehvetle bakmak harâmdır. Sıkı, dar örtülmüş, kaba olmıyan avret yerlerine şehvetle bakmak harâmdır. Şehvete, harâma sebeb olan resmleri yapmak, basmak, resm etmek harâm olur. [Harâmlara ne olurmuş demek küfr olur].

Geçmiş evliyâya dil uzatmak, onlara câhil demek, sözlerinden şerî’ate uymıyan mânâlar çıkarmak, öldükden sonra da kerâmet gösterdiklerine inanmamak ve ölünce velîlikleri biter sanmak ve onların kabirleri ile bereketlenenlere mâni’ olmak, müslümanlara sû’izan, zulüm etmek, mallarını gasb etmek gibi ve hased, iftirâ ve yalan söylemek ve gıybet etmek gibi harâmdır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

KUR'AN VE SÜNNET IŞIĞINDA KURTULUŞA GİDEN YOL

Son yazılar

SAHABELER
FAİZ (RİBA)
Kuran'da ismi Gecen Peygamberlerin Hayati
BÜYÜK GÜNAHLAR
EN BÜYÜK GÜNAHLAR
günahlar
SİHİR-BÜYÜ
HZ. MUHAMMED'İN HAYATI
40 HADİS-İ ŞERİF
HAK DİNİ KU'RAN DİLİ (TEFSİR)
Zina yapmak isteyen genç
“Eli kurusun, kurudu da…”
CENNET VE CEHENNEM
İMAM CAFER ES SADIK
İSLAM İNANÇ VE HAYAT DÜZENİDİR.
MÜMİNLERİN ANNESİ ZEYNEP BİN CAHŞ (R.A.)
ÇAĞIMIZIN MÜSLÜMAN KADINDAN BEKLENTİSİ
Namaz kılmak en doğal haktır ve suç gibi gösterilemez
En Şiddetli Belalar Peygamberlere Gelmiştir
Yaratılan Her Şey Allaha Aynadır
KUR’AN’DA ÖNGÖRÜLEN İNSAN/MÜSLÜMAN MODELİ
CİHAD KAVRAMI VE CİHADIN ÇEŞİTLERİ
amel-i salih (salih amel)
Hadislerle Gıybet
Müslümanların Bu Çağdaki Sorumluluğu

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS

Kategoriler

Arkadaşlar

settarkulu
rerays
ravzagulu
hakikatburada
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:11
| Sonraki Sayfa